neco oya palyaço

• Palyaçoluğa geri mi dönüyor??? Yıllar önce eşi Oya hanım ile, Neco ve Yoyo ismiyle sirklerde palyaçoluk yapan Neco, eski mesleğine geri mi dönüyor???

Palyaçoluğa geri mi dönüyor? Yıllar önce eşi Oya hanım ile, Neco ve Yoyo ismiyle sirklerde palyaçoluk yapan Neco, eski mesleğine geri mi dönüyor? Armağan çağlayan ve Osman Yağmurdereli’nin ortaklaşa kurdukları “Arya” isimli şirketin hazırlayacağı Ünlüler Sirki’nde Neco’ya yarışmacı olması için teklif götürüldüğü konuşuluyor. Star TV’de de aynı adlı yarışmanın yapılacak olması kafaları karıştırırken, Neco’nun yarışmacı mı yoksa jüri mi olacağını bekleyip göreceğiz…

 

Kaynak:Turuncu Time

Yazının Devamını Oku...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ünlüler Çiftliği yandı

İZMİT'İN Hereke beldesinde, özel bir televizyon kanalında yayımlanan "Ünlüler çiftliği" programı için özel olarak yapılan ahşap ev yanarak kül oldu. Beldeye yaklaşık 20 kilometre uzaklıktaki ormanlık alanda kurulu evde, dün bilinmeyen bir nedenle yangın çıktı. Evin bulunduğu bölgeye ulaşımın zor olması nedeniyle, itfaiye yangına ancak yarım saat sonra müdahale edebildi. Ev bu süre içinde tamamen yandı. Programa konuk olan ünlülerin yarışmanın önceki gün yayımlanan son bölümünden sonra evi terk etmesi, olası bir faciayı önledi. Ancak bazı yarışmacıların özel eşyalarını, daha sonra almak üzere evde bıraktıkları öğrenildi.

Kaynak:Milliyet Gazetesi

Yazının Devamını Oku...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Semra'nım Avrupa'ya karşı


Perşembe gecesi Siyaset Meydanı'nda Avrupa Birliği'ni tartışmak üzere bekliyoruz.
Ertesi gün Türkiye'nin kaderi değişecek.
Avrupalı parlamenterler, siyasetçiler, yazarlar AB zirvesine saatler kala durumu değerlendirmek üzere stüdyoda hazır.
Ekranda ise 2 saattir "Ünlüler Çiftliği" var. Ahu Tuğba ve çiftlik arkadaşları, geyik muhabbetinde... Leyla Adalı'nın sabah nasıl gürültü yapıp Bora Gencer'i uyandırdığı tartışılıyor uzun uzun...
Saatler geçiyor, stüdyodaki Avrupalı parlamenterlerin hayretle izlediği bu manasız itişme bitmek bilmiyor. Nihayet duvardaki takvim 17 Aralık'a dönerken yayın başlıyor. Ve Ali Kırca, ülkenin tarihinde yepyeni bir günün başladığını müjdeliyor.

Tahsillinin Çiftlik sevgisi

Ertesi günkü izlenme raporları onu yalanlıyor. "Yeni gün" eskinin aynı... Tarihi adım filan da kimsenin umuru değil.
"Ünlüler Çiftliği", "en çok izlenen 100 program" arasında 20'nci sırada...
Siyaset Meydanı ise 99'uncu...
23.55'te Çiftlik'in yüzde 5 reytingi var. 24.00'te Siyaset Meydanı başlayınca bu, 1.2'ye düşüyor. Yani Ahu Tuğba tartışması bitip AB tartışması başlayınca seyirci kapatıp yatıyor. Bunu programın zaafı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Çünkü ertesi gün Başbakan'ın tarihi açıklamaları da "Gelinim Olur Musun?" karşısında ağır hezimete uğruyor.
Türkiye'nin müzakere tarihi alması, Semranım'ın elenip altınları kaptırması kadar ilgi görmüyor.
Daha şaşırtıcısı şu:
Ülkenin okuyup yazmış, varlıklı kesimlerinden oluşan, "AB grubu"nda Çiftlik seyircisi daha fazla... Ortalama seyircide 20. sırada olan program, AB grubunda 13. sıraya yükseliyor.
Yani tahsilliler de magazine dost, AB'ye uzak...
Merak ediyorum; bu AB ile AB'ye giriş nasıl olacak?

"Türkiye duy sesimizi..."

Biliyoruz ki, Avrupa'da da durum farklı değil; hatta bu illet bize Batı'dan armağan...
O yüzden AB'de fazla yabancılık çekmeyeceğimiz söylenebilir.
Ama Avrupalıların biraz çekeceği kesin.
Şaşkınlık haberlere sızmış durumda:
Boston Globe'da yazan H.D.S. Greenway, Türkiye'nin "Avrupa değerleri"ne uyup uyamayacağını soruyor ve Türk Başbakanı'nın zinayı yasaklama girişimini hatırlatıp "Zavallı Erdoğan, Avrupa için zinanın ne kadar önemli olduğunu bilmiyor" diyor.
Ertesi gün European Voice, bu yazıyı tartışmaya açıyor:
"Zina gerçekten bir Avrupa değeri midir?"
Avrupa, Türkiye üzerinden kendini tartışıyor.
O yüzden bizim "AB'ye girince kokoreç yiyemeyeceğiz" diye endişelenmemize gerek yok; tersine Avrupalılar yakında her köşede bir Türk kokoreççisi açılmasından endişeli... Özetle "Avrupa, Avrupa duy sesimizi" sloganının devri kapandı.
Artık Avrupa biziz ve bundan böyle Avrupa'dan cihana ulaşacak sesimiz...

AKP'ye kötü haber

Şaka bir yana dünkü Avrupa gazeteleriyle Türk gazetelerini kıyaslayınca insan, diplomasinin ustalığına şapka çıkarıyor.
Çünkü aynı sonuca bakıp herkes kendi zaferini ilan ediyor.
Avrupalı meslektaşlarımızı şaşırtan alkışlı basın toplantısında Erdoğan'ın yüzünden "Zafer benim" mesajı okunuyordu.
Ama AKP fazla ümitlenmesin:
AB tarihi, müzakerelere başlayan hiçbir partinin, müzakerelerin sonunu görmeye ömrünün yetmediğini gösteriyor.
İktidar partisi, ağır tavizlerle dolu bir yıpranma sürecine hazır olmalı.
Bu yüzden Erdoğan'ın halkı oyalayacak kaynanalarla gelinlere ve çiftlik geyiğine daha çok ihtiyacı var.

Kaynak:Milliyet GAZETESİ - Can Dündar

Yazının Devamını Oku...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Çiftçiler aramızda

Çiftlik dönüşü 'toprağı öpmek'
Toprak Sergen'le röportaj yapacağımız zaman, daha 'ne haber', nasılsın demeden, "Arkadaşlar! Yumurtanın fiyatı yüz elli bin lira olmamalıymış, bunu anladım orada!" dedi. Muhsin'le birbirimize bakıp ufak bir sessizlikten sonra, "Kaç lira olmalıymış?" diye sorduk, "On milyon filan olmalı; burada bedavaya yaşıyorsunuz," dedi. O zaman anladım ki, işler sandığımızdan daha karışık!
Ünlüler Çiftliği'nin 'konsepti' kulağa ilk çalındığında ümit vaat ediyordu. Yani orada ünlüler ve kendini ünlü hissedenler dağ başına kapatılacak, keçi besleyecek, süt sağacak, elektrik yok, su yok, televizyon, telefon, internet yok, para yok vesaire yok; bir arada hayat geçireceklerdi. Kimbilir nasıl bir kader birliği olacak, nasıl değişik çevrelerden insanlar gül gibi geçinip gideceklerdi. Böylelikle dar zamanlarda ümitlerimizin baş köşesine muska gibi astığımız 'dağ başına çekip gitmek' kendini haklı çıkaracaktı.
Toprak Sergen'in birinci olmasında yakın çevre arkadaşlarının seferber olup bine yakın mesaj yolladığının üç yüzüne şahsen tanık oldum. Tanesi sekiz milyon olan bu mesajları ne mantıkla ve ne diye yolladıklarını aklım almıyordu. Amaç Toprak'ın kazanması değil, Ferhat Güzel'in kazanmamasıydı. Olay 'bizler' ve 'onlar' savaşlarına dönüşmüştü. Sonradan röportaj esnasında Toprak buna "Kalite kazandı," diyecek, yaklaşık yarım saat "Eşyaya kaliteli denir, insana değil," tartışması sürecekti.
Programı, sadece birkaç arkadaşıma gittiğimde, TV bütün gün açık olduğu için gözümün ara sıra takılmasından başka izlemişliğim yoktu. Kazanmak ne ifade ediyordu, Ferhat Güzel kazansa ne olacak, kazanmasa ne olacaktı, hiç farkında değildim. İşin esası hâlâ da anlamış değilim, ama Toprak'ın dediğine göre halkın 'bizim gibi'leri seçmesi çok önemli bir gelişmeymiş. Ona Arnavutköy'de buluştuğumuz cafede "Yani Avrupa Birliği'ne girmemizde senin de payın büyük olacak öyle mi?" dediğimde heyecan içinde, "Evet, aynen öyle. Yani tutup da sadece benim sayemde olacak demiyorum ama çok önemli bir taşı kaldırıp benim koyduğuma inanıyorum," dedi. Masaya yatıp uzun süre güldüm, Toprak da o ana kadar arıza çıkmamasının verdiği iç huzurunun bozulmaya başladığını fark edip, işlerin kontrolünden çıkmasından duyduğu rahatsızlığı örtmeye çalışıyor, gülmemin bitmesini bekliyordu sabırsızlıkla.

Güllü, Tuba bir de Mustafa Abi
Toprak Sergen, bindokuzyüz altmışsekizin bir ocağında doğmuş Ankara'da. Babası ve ağabeyi tiyatrocular. Anneciği beş sene kadar önce kanserden ölmüş. TED'i bitirdikten sonra Gazi'de Uluslararası İlişkiler okumuş, bakmış ki ülke ülke seyahat edip ateşe olmak çok zaman alacak, orayı bırakıp, Dil Tarih'te oyunculuk okuyup, yönetmenlik yükseği yapmış. Ünlüler Çiftliği yarışmasından maddi hiçbir kazançları olmamış. Telefon mesajlarının bütün geliri TEMA Vakfı'na gitmiş.
Toprak ile köy dönüşünün dördüncü günü görüştük. Üzeri hâlâ mandıra kokuyor gibiydi. Konuşurken ağzından temiz dağ havası çıkıyordu. Çok enerjik, konuşkan, ama konuşurken de hissettirmeden keskin bir fren yapıp sizi can kulağıyla dinliyor.
En çok kimleri sevdin?
Ali Atik, Güllü ve Tuba; tek geçerim. Çok düzgünler. Güllü çok dürüst ve mert bir kız. Tuba da tam bir anne.
Bu Rafet Roman'ın hani şeysi olan mı?
Evet evet; onu bir gün kenara çekip 'Bu kimlikten sıyrılman lazım Tubacım' dedim. Tuba'yı da tek geçerim.
Tek geçerim ne demek?
Tamamdır; güvenimi kazanmışlardır, tartışmam bile demek.
Peki konuşmaların hepsi yayınlanıyor muydu?
Hayır; bu çiftlik ,Biri Bizi Gözetliyor'daki gibi gizli kameralarla yayınlanmıyordu. Belirli zamanlarda bir kameraman bizi çekiyordu.
Peki bu yapım şirketi seni neden düşünmüş?
Bunu Armağan'a (Çağlayan) sordum. Ortalığı derleyip toparlayacak birine ihtiyaç varmış, o da benmişim. Yarışmadan sonra da sordum 'neden ben' diye. Benim orayı terk etmeden, efendiliği ve kalitemi bozmadan kazanacağımı biliyormuş.
Peki Banu Alkan nasıldı?
Korkunçtu! Abi, kadın hiçbir iş yapmıyordu. Bütün gün yatıyor. 'Ben ağayım, tabii ki siz yapacaksınız bütün işleri,' diyor. Feodalite mi var, ne oluyoruz... Bir sabah keçi yaymaya gittik birlikte, 'Sergen'cim sen yay, sonra ben bakarım,' deyip ağacın dibine yattı uyudu. Daha neleri var; Güllü, kızcağız hamarat kız, yemekleri o yapıyor; bir gün sofradayız, Banu Alkan yemeği beğenmeyip yemedi, bir de yemeğe laf etti. Sonradan ortaya çıkardık ki, meğer Mustafa Abi'nin orada gizli gizli yemek yiyormuş.
Mustafa Abi kim?
Mustafa Abi, çiftlikte bize keçi bulan, tavuk bulan abi. Çok tatlı bir adam. On beş yıl Viyana'da yaşadıktan sonra elektriksiz, susuz, bizim şartlarda tek başına, ilerideki ufak evde yaşamaya başlamış. Sonradan onu ziyaret edeceğim muhakkak. Onu da tek geçerim.
Peki neden Banu Alkan'la yaşadıklarınızın geyiğine düştün? Tamam Banu Ablacım, emret ablacım deyip tadını çıkarsaydın ya gerçeküstü muhitin?
Yok Ayça, ilk başta yaptım olmadı. Yani bir yere kadar, tamam çocukluğumuzda Banu Alkan'dı; külttür, Afrodittir filan, hatta o gelirken çobanlık yaptığım keçilere: 'Arkadaşlar kenara çekilin, Afrodit geliyor,' diyordum ama, bir yerden sonra delirtti adamı. Ali Güven'e gidip gaz vermiş; 'Aliciğim, böyle olmaz, kendini göstermelisin, Toprak ne yapıyorsa onları yap,' demiş. Çocukcağız da benimle kavga etmeye başladı. Bir iş bölümü var, o gelmiş benim işlerimi yapmak istiyor öne çıkmak için. Sana anlatamam çok komik bir yerdi.
Askerlik gibi mi?
Bu askerlikten çok daha zor bir şey. Sana anlatamam. Yani sana hakikaten orayı anlatmam mümkün değil; hayır, ben Fransa'da on beş gün böyle bir yarışmaya katıldım. Bordeaux Adası'nda içi akrepler, yılanlar, böceklerle dolu mağaralardan geçtim, yarışmadan önce, ölür kalırsam kimse mesul değildir diye sözleşmeler imzaladım, ankete yazdığım fobilerimle yüzleştim, garip garip şeyler yaşadım ama bu çiftlik çok daha zor, garip bir gerçekliği olan gerçeküstü bir durumdu. İşin garibi yine gel deseler, yine giderim. Zaten şimdilerde yurtdışında Surviver diye bir yarışma var, buraya geliyor, o çok daha tehlikeli, ona da katılmak isterim. Orada seni hiçbir şey olmayan bir adaya salıyorlar. Ne ev, ne yemek, ne başka bir şey. Yurtdışındaki o yarışmada kız, balık tutan çocuğa, çiğ balığı ona vermesi karşılığında onunla yatacağını söyledi. Yani yarışma bu derece,
"Peki geceleri çıkıp yıldızları filan seyrettiniz mi; güzellikleri yok muydu," deyince gözlerini kapattı, üst dudaklarını alt çenesine geçirip, "Müthişti, muazzamdı," dedi ve birden bire kendine gelip, "Ama elli metre aşağımızda yüz elli kiloluk bir domuz avlamış avcılar," dedi ve kalkıp domuzun ebatlarını çizdi havaya.
Bu arada arabamı çekmem için bir adam içeri geldi Toprak hizmete alışık olmaktan gelen bir çeviklikle, "Ver ben çekeyim," dedi ve biraz sonra gülerek geldi ve arabayı çekmemizi isteyen adamı taklit ederek ,"Abü, o Ali Güven'in depeye yumruu niye indümedin?" diye sorduğunu anlattı. Sonradan fotoğraf çekerken zaten herkes onu durdurup çiftliği, Ali Güven'le ve Banu Alkan'la olan kavgalarını sordu.

'SSK'ya inanmıyorum'
'Sokaktaki adam'la arasında garip bir samimiyet var. Sanki dayı oğlu gibi evden birine davranır gibi doğal ve heyecansızlar. O da sanki akrabasıymış gibi samimi ve birlikte çay içmişlikleri varmış gibi doğal; "Sağol abi" diyor. Hatta adamlardan birini, muhabbetinin olduğu bir mahalle bakkalı sandım.
Babası Semih Sergen onu çiftliğe ziyarete gitmiş. Görüşmek yasak olduğu için çok kısa süreliğine kümeste görüşmüşler. "Düşünebiliyor musun ya, babamla kümeste görüştük," deyince yine uzunca bir süre masaya serilerek güldüm.
Toprak zaten yılın yaklaşık üç-dört ayını Kaş'taki otelinde geçiriyor. Adı 'Hotel AA.' Hatta tatile gittiğim arkadaşım "Acaba Toprak'ın otele mi gitsek," diye de bir teklif yapmış, ancak benim kalbim bir de yaz tatilinde tiyatrocuları görmeyi kaldıracak kudrette olmadığından bir başka beldemize gitmiştik...
Diziler, oyunlar, reklâmlar, seslendirmeler ve hatta bir de albüm yaptığını biliyordum Toprak Sergen'in. Ama albümü 11 Eylül'e denk gelmiş, trans müziğin üzerine söylediği birkaç kelimeden oluşan bu garip albümü Bush'un sesini bastıramadığı için duyulmamıştı. Gitmeden önce ve geldikten sonra neler planladıklarını sorduğumda "Çiftliğe gitmeden önce her şey soru işaretiydi, şimdi de soru işareti. Eskiden Anadolu tanımazdı beni, şimdi tanıyor. Daha geleli dört gün oldu; yarın Kaş'a gideceğim, sonra gelip işlere bakacağım. Şehir hayatı insana safran yığan bir şey. Gereksiz sayıda insanla, gereksiz sayıda konu ve para meseleleriyle uğraşıyorsun. Ben SSK'ya inanmıyorum," dediğinde beraber ve bol miktarda solo kahkahalar attık.
"Çiftlikte bir ay boyunca paraya dokunmadım bile. Demek ki paraya dokunmadan da yaşanabiliyormuş. İlerleyen yıllarda hayatımı doğayla baş başa geçireceğim lafı palavra. İkisini bir arada yapmaya başlayarak oluyor o iş. Yurtdışında insanlar işlerine bir ay ara verip seyahate gidebiliyorlar. Bizde öyle değil; bir hafta tatil için bütün bir yıl deli gibi çalışılıyor. Çok zor ama kafaya koydum; böyle bir yaşantım olsun istiyorum."
Toprak Sergen, doğal, son derece açık sözlü, iki yüzlülük yapmayan, matrak ve sabit fikre varana kadar da kararlı biri. Şimdilerde ünlü oldum mu-olmadım mı; olduysam ne olacak, olmadıysam ne olacak kargaşası yaşasa da, çok yakında normal hayata adapte olacak gibi.

Yazımızın bazı şeyleri
1) Ferhat Güzel'in güzelliğini anlatmaya kelimeler yeterli değil. Onların Güllü ile bir kavgalarına şahit olmuştum. İlk kez seyrediyordum ve bir arkadaşımdaydım. Güllü duvara yazı yazıyordu ve Ferhat Güzel sinek gibi kadına yapıştı, "Duvara yazma, orası Banu Alkan'ın duvarı," diye Güllü, "Sana ne, sen duvarların muhtarı mısın?" diyor, Ferhat Güzel de yaklaşık bir saat boyunca bir oraya bir buraya yürüyerek hiç durmadan Güllü Hanım'ın yanına dönüp o duvara yazamayacağını, şu duvara yazması gerektiğini söylüyordu. Arkadaşıma bunun ne olduğunu sorduğumda cevabı şöyle olmuştu: "Daha bu ne ki!"
2) Ünlüler çiftliği mi daha iyi sizce yoksa ünsüzler tekliği mi? Sadece bir kelime oyunu; kafa yormaya değmez.

Kaynak:Radikal GAzetesi - Ayça Şen

Yazının Devamını Oku...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Şairler Çiftliği

Ünlüler Çiftliği'nin 128. dönemi... Türkiye'de programa katılmayan ünlü kalmadı. Şarkıcılar, türkücüler, dizi oyuncuları, mankenler tükendi. Sıra şairlere geldi. Ünlüler Çiftliği'ne bu dönem şairler konuk oldu. Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Mehmet Başaran, Attila İlhan, Kemal Özer, Süreyya Berfe, Enis Batur... (Kadın şair olarak Gülten Akın çağırılmıştı. Ama o, "Ben bu kadar adama, üstelik şaire, yemek yapamam, bulaşık da yıkayamam" diye öneriyi geri çevirdi.) Sekiz hafta sürecek programda bir çiftlikte bir arada yaşamaya çalışacaklardı. Ama program dört günde bitti.
İşte Şairler Çiftliği'nin günlüğü...
* * *
BİRİNCİ GÜN: Çiftliğe geliniyor. Başaran, kazma, kürek, yaba, orak, iki çuval da tohum taşıyor. Attila İlhan, eski yazılarının dosyalarını yüklenmiş. Kemal Özer'de şiir antolojileri. Enis Batur'un çantasında üç ciltlik Fransızca bir kitap var. Adı Çizgili Gömlek Yakası Düğmelerinde Evrimin Tarih Sürecinde Düşünsel Yansımaları. Dağlarca ile Süreyya Berfe koca bir sandığı iki kulpundan tutmuş, sürüklüyorlar. İçinde ne olduğunu söylemediler (sonradan votka olduğu anlaşıldı.) İlhan Berk'in elleri bomboş. Kış günü sırtında incecik bir süveter, ayaklarında bir keten pantolon, o kadar.
Çiftlik evine yerleşildi. Armağan Çağlayan, "Ben bile şair milletiyle başa çıkamam," diyerek projeden çekilmiş. Yerine sunucu olarak ikinci serinin yarışmacısı Banu Alkan'ı getirmişler.
Çiftlik ağası seçilecek. İlhan Berk, "Gizli oyla seçelim," dedi. Kemal Özer, "Hayır! Her şey açık olmalı!" diye karşı koydu. Sonunda açık oyla seçim yapıldı. Başaran oy birliğiyle çiftlik ağası seçildi. Ne de olsa, Köy Enstitüleri'nden deneyimli... Programını, iş bölümünü ertesi sabah açıklayacak.
* * *
İKİNCİ GÜN: İlk fire kahvaltıda verildi. İlhan Berk, "Ben çay içmem. Isırganotu suyu içerim. Kahvaltıda biberiye tohumundan başka bir şey de yemem. Ben gidiyorum," dedi. Çiftliği terk etti. Attila İlhan, Ben bunun böyle olacağını yedi yıl önce yazmıştım, dedi.
Başaran, inek Yıldız'dan sağdığı sütü içti. Kemal Özer'le Enis Batur da çaylarını... Dağlarca'yla Süreyya Berfe, "Biz tedarikli geldik," deyip sandıklarını açtılar.
Çiftlik ağası günün programını açıkladı: "Buğday ekilecek."
Buğday mı? Ne buğdayı?
Başaran, "Gelecek kuşakları düşünmek zorundayız," dedi. "Madem burası çiftlik..."
Bre aman! Biz burada kazık çakmayacağız ki!. Buğday ne zaman ekilir, ne zaman biter, ne zaman işimize yarar...
"Gelecek kuşakların işine yarar," dedi Başaran.
Attila İlhan, "Tanrım bir yana bırakın, biz sanayileşmeye bakalım, üç-beş fabrika kuralım," dedi.
İlk patırtı da o zaman koptu. Başaran ağalıktan istifa etti. Yerine Dağlarca seçildi.
Dağlarca, "Programı hemen açıklıyorum," dedi. "Bugün akşama kadar herkes sekizer şiir yazacak."
Yazabilirse yazsın da... Ne yenip ne içilecek, nasıl ısınılacak?
Dağlarca kızdı: "Şair olmanızı ben mi söyledim!"
Süreyya Berfe onu yatıştırmak istedi. "Üstad, ben bir şiir yazdım bile," dedi. Sonra tek dizelik şiirin okudu: "Dağlar dağlara bakıyor."
Dağlarca masaya bir yumruk indirdi. "Niye 'Dağlar dağlara bakıyor'da Dağlarca dağlara bakıyor' değil?"
"Olur mu!" dedi Süreyya Berfe. "Dağlarca dağlara bakmakla yetinir mi! Dağlarca evrene bakar. Hah... İkinci şiir de tamam: "Dağlarca evrene bakıyor." Hadi, şerefe... Yarasın!"
* * *
ÜÇÜNCÜ GÜN: Dağlarca, Attila İlhan sekiz şiir yazmadığı, Kemal Özer eski şiirlerini yeni diye yutturduğu, Enis Batur'un yazdıklarından da bir şey anlamadığı için ağalıktan istifa etti. Yerine Süreyya Berfe seçildi.
Berfe, "Herkes canı ne isterse yapsın, arkadaş," dedi.
Attila İlhan, "Ben senin böyle söyleyeceğini beş yıl önce yazmıştım," dedi.
O akşam halk oylaması yapıldı. Özel helikopterle kuştüyü yatak içinde getirilen Banu Alkan sonuçları açıkladı:
"Birinci Banu Alkan, ikinci Bayhan, üçüncü Abdullah Gül, dördüncü David Beckham..."
Yahu, onlar çiftlikte değil ki!
"Olsun," dedi Banu ALKAN. "Halk her zaman en doğru kararı verir." Bir an düşündü. "Hayır, hayır, hayııııır... Birincilik yetmez, ikinci de, üçüncü de ben olmalıyım." Sonra yatmaya gitti.
"Ben bu rezilliğe dayanamam," dedi. Süreyya Berfe. Hem ağalıktan istifa etti, hem de sandığı alarak çiftliği terk etti. Dağlarca da, sandığı taşımada yardım atmak için ona katıldı.
Kemal Özer, "Dayanışma bunu gerektirir," diyerek arkadaşlarını yalnız bırakmadı.
Başaran, "Buğday ekseydik bunlar olmayacaktı," dedi. Atilla İlhan da, üç şairin ayrılması olayını sekiz yıl önce yazdığını söyledi.
* * *
DÖRDÜNCÜ GÜN: Attila İlhan'la Enis Batur baş başa kalmışlardı. Çaylarını içerken, Malraux'nun, Sir Thomas Malory'nin, Lautreamont'un, Göebbels'in, Dede Efendi'nin kahvaltıda ne yediklerinden söz ettiler.
Attila İlhan, Dibekçizade Hayrullah Efendi'nin 1764 yılının 23 Temmuz'unda bir çiftlikte geçirdiği yarım saati anlattı. Enis Batur da, çiftlik yaşamından hoşlanmayan Fransız resim eleştirmenlerinin adlarını sıraladı.
Attila İlhan, "Ben onların tam listesinin on üç yıl önce yayımlamıştım," dedi.
O sırda Medyapım'dan bir yetkili geldi çiftliğe."'İki kişi kalmak programın formatına aykırı. Hem zaten reytinginiz yerlerde sürünüyor," dedi. Karar verdik, "Banu Alkan Tek Başına Çiftlikte' diye bir program yapacağız. Hadi, size güle güle."
Attila İlhan'la Enis Batur çiftlikten uzaklaşırken fonda 'Bu da gelir, bu da geçer, ağlama' çalınıyordu.

Kaynak:Radikal Gazetesi - Ülkü Tamer

Yazının Devamını Oku...

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki - GetRank