Çiftlik dönüşü 'toprağı öpmek'
Toprak Sergen'le röportaj yapacağımız zaman, daha 'ne haber', nasılsın demeden, "Arkadaşlar! Yumurtanın fiyatı yüz elli bin lira olmamalıymış, bunu anladım orada!" dedi. Muhsin'le birbirimize bakıp ufak bir sessizlikten sonra, "Kaç lira olmalıymış?" diye sorduk, "On milyon filan olmalı; burada bedavaya yaşıyorsunuz," dedi. O zaman anladım ki, işler sandığımızdan daha karışık!
Ünlüler Çiftliği'nin 'konsepti' kulağa ilk çalındığında ümit vaat ediyordu. Yani orada ünlüler ve kendini ünlü hissedenler dağ başına kapatılacak, keçi besleyecek, süt sağacak, elektrik yok, su yok, televizyon, telefon, internet yok, para yok vesaire yok; bir arada hayat geçireceklerdi. Kimbilir nasıl bir kader birliği olacak, nasıl değişik çevrelerden insanlar gül gibi geçinip gideceklerdi. Böylelikle dar zamanlarda ümitlerimizin baş köşesine muska gibi astığımız 'dağ başına çekip gitmek' kendini haklı çıkaracaktı.
Toprak Sergen'in birinci olmasında yakın çevre arkadaşlarının seferber olup bine yakın mesaj yolladığının üç yüzüne şahsen tanık oldum. Tanesi sekiz milyon olan bu mesajları ne mantıkla ve ne diye yolladıklarını aklım almıyordu. Amaç Toprak'ın kazanması değil, Ferhat Güzel'in kazanmamasıydı. Olay 'bizler' ve 'onlar' savaşlarına dönüşmüştü. Sonradan röportaj esnasında Toprak buna "Kalite kazandı," diyecek, yaklaşık yarım saat "Eşyaya kaliteli denir, insana değil," tartışması sürecekti.
Programı, sadece birkaç arkadaşıma gittiğimde, TV bütün gün açık olduğu için gözümün ara sıra takılmasından başka izlemişliğim yoktu. Kazanmak ne ifade ediyordu, Ferhat Güzel kazansa ne olacak, kazanmasa ne olacaktı, hiç farkında değildim. İşin esası hâlâ da anlamış değilim, ama Toprak'ın dediğine göre halkın 'bizim gibi'leri seçmesi çok önemli bir gelişmeymiş. Ona Arnavutköy'de buluştuğumuz cafede "Yani Avrupa Birliği'ne girmemizde senin de payın büyük olacak öyle mi?" dediğimde heyecan içinde, "Evet, aynen öyle. Yani tutup da sadece benim sayemde olacak demiyorum ama çok önemli bir taşı kaldırıp benim koyduğuma inanıyorum," dedi. Masaya yatıp uzun süre güldüm, Toprak da o ana kadar arıza çıkmamasının verdiği iç huzurunun bozulmaya başladığını fark edip, işlerin kontrolünden çıkmasından duyduğu rahatsızlığı örtmeye çalışıyor, gülmemin bitmesini bekliyordu sabırsızlıkla.
Güllü, Tuba bir de Mustafa Abi
Toprak Sergen, bindokuzyüz altmışsekizin bir ocağında doğmuş Ankara'da. Babası ve ağabeyi tiyatrocular. Anneciği beş sene kadar önce kanserden ölmüş. TED'i bitirdikten sonra Gazi'de Uluslararası İlişkiler okumuş, bakmış ki ülke ülke seyahat edip ateşe olmak çok zaman alacak, orayı bırakıp, Dil Tarih'te oyunculuk okuyup, yönetmenlik yükseği yapmış. Ünlüler Çiftliği yarışmasından maddi hiçbir kazançları olmamış. Telefon mesajlarının bütün geliri TEMA Vakfı'na gitmiş.
Toprak ile köy dönüşünün dördüncü günü görüştük. Üzeri hâlâ mandıra kokuyor gibiydi. Konuşurken ağzından temiz dağ havası çıkıyordu. Çok enerjik, konuşkan, ama konuşurken de hissettirmeden keskin bir fren yapıp sizi can kulağıyla dinliyor.
En çok kimleri sevdin?
Ali Atik, Güllü ve Tuba; tek geçerim. Çok düzgünler. Güllü çok dürüst ve mert bir kız. Tuba da tam bir anne.
Bu Rafet Roman'ın hani şeysi olan mı?
Evet evet; onu bir gün kenara çekip 'Bu kimlikten sıyrılman lazım Tubacım' dedim. Tuba'yı da tek geçerim.
Tek geçerim ne demek?
Tamamdır; güvenimi kazanmışlardır, tartışmam bile demek.
Peki konuşmaların hepsi yayınlanıyor muydu?
Hayır; bu çiftlik ,Biri Bizi Gözetliyor'daki gibi gizli kameralarla yayınlanmıyordu. Belirli zamanlarda bir kameraman bizi çekiyordu.
Peki bu yapım şirketi seni neden düşünmüş?
Bunu Armağan'a (Çağlayan) sordum. Ortalığı derleyip toparlayacak birine ihtiyaç varmış, o da benmişim. Yarışmadan sonra da sordum 'neden ben' diye. Benim orayı terk etmeden, efendiliği ve kalitemi bozmadan kazanacağımı biliyormuş.
Peki Banu Alkan nasıldı?
Korkunçtu! Abi, kadın hiçbir iş yapmıyordu. Bütün gün yatıyor. 'Ben ağayım, tabii ki siz yapacaksınız bütün işleri,' diyor. Feodalite mi var, ne oluyoruz... Bir sabah keçi yaymaya gittik birlikte, 'Sergen'cim sen yay, sonra ben bakarım,' deyip ağacın dibine yattı uyudu. Daha neleri var; Güllü, kızcağız hamarat kız, yemekleri o yapıyor; bir gün sofradayız, Banu Alkan yemeği beğenmeyip yemedi, bir de yemeğe laf etti. Sonradan ortaya çıkardık ki, meğer Mustafa Abi'nin orada gizli gizli yemek yiyormuş.
Mustafa Abi kim?
Mustafa Abi, çiftlikte bize keçi bulan, tavuk bulan abi. Çok tatlı bir adam. On beş yıl Viyana'da yaşadıktan sonra elektriksiz, susuz, bizim şartlarda tek başına, ilerideki ufak evde yaşamaya başlamış. Sonradan onu ziyaret edeceğim muhakkak. Onu da tek geçerim.
Peki neden Banu Alkan'la yaşadıklarınızın geyiğine düştün? Tamam Banu Ablacım, emret ablacım deyip tadını çıkarsaydın ya gerçeküstü muhitin?
Yok Ayça, ilk başta yaptım olmadı. Yani bir yere kadar, tamam çocukluğumuzda Banu Alkan'dı; külttür, Afrodittir filan, hatta o gelirken çobanlık yaptığım keçilere: 'Arkadaşlar kenara çekilin, Afrodit geliyor,' diyordum ama, bir yerden sonra delirtti adamı. Ali Güven'e gidip gaz vermiş; 'Aliciğim, böyle olmaz, kendini göstermelisin, Toprak ne yapıyorsa onları yap,' demiş. Çocukcağız da benimle kavga etmeye başladı. Bir iş bölümü var, o gelmiş benim işlerimi yapmak istiyor öne çıkmak için. Sana anlatamam çok komik bir yerdi.
Askerlik gibi mi?
Bu askerlikten çok daha zor bir şey. Sana anlatamam. Yani sana hakikaten orayı anlatmam mümkün değil; hayır, ben Fransa'da on beş gün böyle bir yarışmaya katıldım. Bordeaux Adası'nda içi akrepler, yılanlar, böceklerle dolu mağaralardan geçtim, yarışmadan önce, ölür kalırsam kimse mesul değildir diye sözleşmeler imzaladım, ankete yazdığım fobilerimle yüzleştim, garip garip şeyler yaşadım ama bu çiftlik çok daha zor, garip bir gerçekliği olan gerçeküstü bir durumdu. İşin garibi yine gel deseler, yine giderim. Zaten şimdilerde yurtdışında Surviver diye bir yarışma var, buraya geliyor, o çok daha tehlikeli, ona da katılmak isterim. Orada seni hiçbir şey olmayan bir adaya salıyorlar. Ne ev, ne yemek, ne başka bir şey. Yurtdışındaki o yarışmada kız, balık tutan çocuğa, çiğ balığı ona vermesi karşılığında onunla yatacağını söyledi. Yani yarışma bu derece,
"Peki geceleri çıkıp yıldızları filan seyrettiniz mi; güzellikleri yok muydu," deyince gözlerini kapattı, üst dudaklarını alt çenesine geçirip, "Müthişti, muazzamdı," dedi ve birden bire kendine gelip, "Ama elli metre aşağımızda yüz elli kiloluk bir domuz avlamış avcılar," dedi ve kalkıp domuzun ebatlarını çizdi havaya.
Bu arada arabamı çekmem için bir adam içeri geldi Toprak hizmete alışık olmaktan gelen bir çeviklikle, "Ver ben çekeyim," dedi ve biraz sonra gülerek geldi ve arabayı çekmemizi isteyen adamı taklit ederek ,"Abü, o Ali Güven'in depeye yumruu niye indümedin?" diye sorduğunu anlattı. Sonradan fotoğraf çekerken zaten herkes onu durdurup çiftliği, Ali Güven'le ve Banu Alkan'la olan kavgalarını sordu.
'SSK'ya inanmıyorum'
'Sokaktaki adam'la arasında garip bir samimiyet var. Sanki dayı oğlu gibi evden birine davranır gibi doğal ve heyecansızlar. O da sanki akrabasıymış gibi samimi ve birlikte çay içmişlikleri varmış gibi doğal; "Sağol abi" diyor. Hatta adamlardan birini, muhabbetinin olduğu bir mahalle bakkalı sandım.
Babası Semih Sergen onu çiftliğe ziyarete gitmiş. Görüşmek yasak olduğu için çok kısa süreliğine kümeste görüşmüşler. "Düşünebiliyor musun ya, babamla kümeste görüştük," deyince yine uzunca bir süre masaya serilerek güldüm.
Toprak zaten yılın yaklaşık üç-dört ayını Kaş'taki otelinde geçiriyor. Adı 'Hotel AA.' Hatta tatile gittiğim arkadaşım "Acaba Toprak'ın otele mi gitsek," diye de bir teklif yapmış, ancak benim kalbim bir de yaz tatilinde tiyatrocuları görmeyi kaldıracak kudrette olmadığından bir başka beldemize gitmiştik...
Diziler, oyunlar, reklâmlar, seslendirmeler ve hatta bir de albüm yaptığını biliyordum Toprak Sergen'in. Ama albümü 11 Eylül'e denk gelmiş, trans müziğin üzerine söylediği birkaç kelimeden oluşan bu garip albümü Bush'un sesini bastıramadığı için duyulmamıştı. Gitmeden önce ve geldikten sonra neler planladıklarını sorduğumda "Çiftliğe gitmeden önce her şey soru işaretiydi, şimdi de soru işareti. Eskiden Anadolu tanımazdı beni, şimdi tanıyor. Daha geleli dört gün oldu; yarın Kaş'a gideceğim, sonra gelip işlere bakacağım. Şehir hayatı insana safran yığan bir şey. Gereksiz sayıda insanla, gereksiz sayıda konu ve para meseleleriyle uğraşıyorsun. Ben SSK'ya inanmıyorum," dediğinde beraber ve bol miktarda solo kahkahalar attık.
"Çiftlikte bir ay boyunca paraya dokunmadım bile. Demek ki paraya dokunmadan da yaşanabiliyormuş. İlerleyen yıllarda hayatımı doğayla baş başa geçireceğim lafı palavra. İkisini bir arada yapmaya başlayarak oluyor o iş. Yurtdışında insanlar işlerine bir ay ara verip seyahate gidebiliyorlar. Bizde öyle değil; bir hafta tatil için bütün bir yıl deli gibi çalışılıyor. Çok zor ama kafaya koydum; böyle bir yaşantım olsun istiyorum."
Toprak Sergen, doğal, son derece açık sözlü, iki yüzlülük yapmayan, matrak ve sabit fikre varana kadar da kararlı biri. Şimdilerde ünlü oldum mu-olmadım mı; olduysam ne olacak, olmadıysam ne olacak kargaşası yaşasa da, çok yakında normal hayata adapte olacak gibi.
Yazımızın bazı şeyleri
1) Ferhat Güzel'in güzelliğini anlatmaya kelimeler yeterli değil. Onların Güllü ile bir kavgalarına şahit olmuştum. İlk kez seyrediyordum ve bir arkadaşımdaydım. Güllü duvara yazı yazıyordu ve Ferhat Güzel sinek gibi kadına yapıştı, "Duvara yazma, orası Banu Alkan'ın duvarı," diye Güllü, "Sana ne, sen duvarların muhtarı mısın?" diyor, Ferhat Güzel de yaklaşık bir saat boyunca bir oraya bir buraya yürüyerek hiç durmadan Güllü Hanım'ın yanına dönüp o duvara yazamayacağını, şu duvara yazması gerektiğini söylüyordu. Arkadaşıma bunun ne olduğunu sorduğumda cevabı şöyle olmuştu: "Daha bu ne ki!"
2) Ünlüler çiftliği mi daha iyi sizce yoksa ünsüzler tekliği mi? Sadece bir kelime oyunu; kafa yormaya değmez.
Kaynak:Radikal GAzetesi - Ayça Şen